Ölümden Sonra ve Virüs Çığrından Çıkarken…
Öyle sanıyorum ki sinemada üçleyen fakat buna rağmen beslenmiş olduğu video oyundan her adımda daha da uzaklaşan bir örneğe pek sık rastlamamız mümkün değil. Paul W.S. Anderson‘un kalemini bu kadar kaydırmasının asıl sebebi Alice’i bir süper kahramana dönüştürmek istemesi midir orasını bilemem. Jovovich ve Anderson evliliğini de spekülasyona kurban etmeye niyetim yok! Fakat şu da bir gerçek ki ‘Ölümcül Deney’ markasından bağımsız bir süper kahraman olarak izlemiş olsaydım Alice’i samimi bile bulabilirdim. Fakat serinin her yeni filminde, ana karakterlerin çapulcu görevi görmesinin mantığa komşu bir tarafı yok! Serinin en ürkütücü ucubesi Nemesis’in bile tekme tokatla şamar oğlanına çevrilmesinin ardında mantıklı bir sebep aramak güç tabi! Kaldı ki Jill Valentine’ler ya da Claire Redfield’ler bile, seri ile uzaktan yakından alakası olmayan Alice’in yanında en fazla figüran mertebesine erişebildiler.
Serinin üçüncü filmi ile birlikte, video oyuna dair bir şeyler eşeleme huyumu da bırakmış oldum. Zira ‘Ölümcül Deney’, video oyun ile kucaklaşmak yerine ona sırt çeviren bir seri olmaya devam edecekti… Yanıldım! Dördüncü film ile birlikte senaryoya, pek çok oyunseverin favori karakterlerinden biri olan Albert Wesker dahil olmuştu. Üstelik Chris Redfield ile birlikte. Bu iki gelişme elbette ki heveslenmek için yetersizdi. Beklentiyi minimum ile sınırlamak ise izleyici adına yapılacak en iyi hamleydi.
Anderson’ın hikayeyi tutup çektiği yer hala belirsiz. Karakterlerini kronolojiden bağımsız bir şekilde ekrana yerleştirmeyi tercih ediyor. Öyle ki, serinin son oyunundan çekip çıkardığı Chris Redfield ile birlikte şimdiden favori canavar figürlerinden biri haline gelen Cellat da filmimizde yer alıyor. Cellat için Silent Hill’in Piramit Kafa’sının daha düşük desibel versiyonu diyebiliriz.
‘Ölümcül Deney’ serisi müzikal anlamda da piyasaya çıktığı sekiz yıl önceki trendlerden beslenmeye devam ediyor. En durağan sahnede bile alternatif metali kulak zarlarımızda hissettiğimizden absürd bir sahne performansı izlediğimiz hissine kapılıyoruz yer yer.
Gel gelelim filmin en önemli kozlarından birisi görselliği. Aylar öncesinden 3D konusunda bas bas bağıran bir film olarak, eğer ki üç boyut görselliğini ‘Titanların Savaşı’ “tırtlığına” indirgemiş olsaydı, Anderson’ın kulakları bol bol çınlardı. Neyse ki korkulan olmadı. ‘Ölümcül Deney’in en başarılı kulvarını bu görsellik iddiası oluşturuyor. Özellikle bu deneyimi üç boyutlu yaşayacak seyirci düşünülerek sahnelerin pek çoğunun doğrudan bu formata uygun çekilmesi de bunun bir göstergesi. Yani diğer bir tabirle en azından kendini makyajlama konusunda sınıfı geçiyor ‘Ölümcül Deney’…
Anderson hafiften izleyicinin eleştirilerini ciddiye almış olacak ki, Alice’in hikayedeki ağırlığını hafifletip, yan karakterlere de kendilerini göstermeleri için fırsat tanıyor. Devam filmine kapıyı çoktan açan sonu ve Leon Kennedy karakterinin bir sonraki hikayeye dahil olacağı söylentileri yarım ağızla doğrulanırken, “geç de olsa Anderson, bu seriyi rayına mı sokmayı planlıyor?” sorularının kafalarda belirmesi de doğal. Her halükarda elimizde şu an Aftelife mevcut. İyi seyirler…
Son Yorumlar